
ÇOCUĞUN GÖRÜŞÜNÜN ALINMASI VE HUKUKİ DEĞERİ
Çocuğun görüşünün alınması, onun bir birey olarak kabul edilmesinin doğal sonucudur. Çocuk, kendisini ilgilendiren konularda tek başına karar veren kişi değildir; ancak hakkında verilecek kararlarda görüşünün dinlenmesi, anlaşılması ve değerlendirilmesi gerekir. Katılım hakkı da bu anlayışa dayanır. Bu hak, çocuğun aile içinde söz sahibi olmasından başlayarak zamanla daha geniş toplumsal ve hukuki alanlarda görüş bildirebilmesine kadar uzanır. Çocuğun okul, çevre, yerel hizmetler ve genel politikalar gibi alanlarda düşüncesini açıklayabilmesi mümkün olmalı, hatta bu katılım desteklenmelidir.
Katılım hakkının önemli bir görünümü, çocuğun kendisini ifade etme hakkıdır. Bu hak, çocuk açısından korunması gereken bir hak, devlet ve ilgili kişiler açısından ise yerine getirilmesi gereken bir yükümlülük niteliği taşır. Çocuğu ilgilendiren bir konuda karar verilecekse, onun sesi duyulmadan hareket edilmemelidir. Çocuğun kendisini ifade edebilmesi için uygun koşullar hazırlanmalı ve açıkladığı görüşler karar sürecinde dikkate alınmalıdır. Aile hukuku bakımından bu mesele özellikle boşanma, velayet ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin uyuşmazlıklarda önem taşır. Çünkü bu davalarda verilen kararlar doğrudan çocuğun günlük yaşamını etkiler.
Bu çerçevede çocuğun görüşünün alınması, onun adli ve idari süreçlerde dinlenmesi anlamına gelir. Konu özellikle aile hukuku uyuşmazlıklarında Türk mahkemelerinin çocuğu hangi ölçüde ve hangi yöntemle dinlediği bakımından önem kazanmaktadır. Böylece mesele, yalnızca soyut bir çocuk hakkı tartışması olmaktan çıkmakta; mevzuat, uygulama ve içtihatlar bakımından somut bir hukuki sorun haline gelmektedir.
Uluslararası Hukukta Çocuğun Görüşünün Alınması Usulü
Bu alandaki temel düzenleme, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesidir. Türkiye’nin de taraf olduğu bu maddeye göre, görüş oluşturma yeteneğine sahip her çocuk, kendisini ilgilendiren konularda düşüncesini açıklama hakkına sahiptir. Ayrıca çocuğun görüşü, yaşı ve olgunluğu ölçüsünde dikkate alınmalı; onu etkileyen adli ve idari işlemlerde çocuk doğrudan ya da uygun bir makam veya temsilci aracılığıyla dinlenmelidir. Bu düzenlemede belirli bir yaş sınırına yer verilmemiştir. Bunun nedeni, her çocuğun görüşünü yalnızca sözle değil, farklı yollarla da ortaya koyabilecek olduğunun kabul edilmesidir. Bu nedenle küçük yaşta olan ya da engeli nedeniyle sözlü açıklama yapamayan çocukların resim, oyun, şiir veya şarkı gibi yollarla kendilerini ifade etmeleri de mümkündür.
Konuyla ilgili ikinci önemli metin, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme, çocuğun katılımını daha ayrıntılı biçimde güvence altına almaktadır. Ancak Türkiye bakımından uygulama alanı boşanma, ayrılık, velayet, babalığın mahkeme kararıyla kurulması ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin davalarla sınırlı tutulmuştur. Sözleşmenin 3. maddesi, yeterli idrake sahip çocuğa bilgi alma, kendisine danışılmasını isteme, görüşünü açıklama ve kararların olası sonuçları hakkında bilgilendirilme gibi haklar tanımaktadır. 6. madde ise çocuğun yeterli idrake sahip olduğunun kabulü hâlinde, adli makamların onun görüşünü açıklamasına imkân sağlamasını ve bu görüşe gereken önemi vermesini zorunlu kılmaktadır.
Bununla birlikte, bu sözleşme “yeterli idrak” şartını açıkça aradığı için, bu şartı taşımayan çocuklar bakımından Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin daha geniş koruyucu yaklaşımı önem kazanmaktadır. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesi ile Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 3. maddesi doğrudan uygulanabilir niteliktedir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de çocuğun aile hukukuna ilişkin süreçlerde dinlenmesini, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde düzenlenen aile hayatına saygı hakkı kapsamında değerlendirmektedir. Bu durum, çocuğun görüşünün alınmasının yalnızca çocuk hakları bakımından değil, aile hayatının korunması bakımından da önem taşıdığını göstermektedir.
Türk Hukukuna göre “Çocuğun Görüşünün Alınması”
Türk hukukunda ilk olarak Anayasa’ya bakmak gerekir. Anayasa’nın 25 ve 26. maddeleri düşünce ve ifade özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Bu koruma yetişkinler kadar çocuklar için de geçerlidir. Dolayısıyla çocuklar da düşüncelerini açıklayabilmeli ve kamu otoriteleri bu görüşleri dikkate almalıdır. Ancak bu genel güvence, çocuğun mahkemede nasıl dinleneceğini ayrıntılı biçimde düzenlememektedir.
Türk Medeni Kanunu’nun 339. maddesinin üçüncü fıkrasında, velayet kapsamında çocukla ilgili düzenlemelerde onun görüşüne başvurulması gerektiği belirtilmiştir. Buna rağmen bu hüküm, çocuğun doğrudan mahkeme tarafından dinlenmesine ilişkin açık bir usul kuralı içermemektedir. Çocuğun dinlenmesine ilişkin açık düzenleme daha çok 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda görülmektedir. Bu Kanun’un 9, 13 ve 39. maddelerinde, çocuğun üstün yararını gözeten tedbir ve planlamalarda onun görüşünün alınması gerektiği açıkça ifade edilmiştir. Buna rağmen iç hukukta yer alan bu hükümler, çocuğun görüşünün alınması hakkını tam anlamıyla karşılayacak düzeyde değildir.
Bu eksiklik karşısında Anayasa’nın 90. maddesi önem kazanmaktadır. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler ile iç hukuk arasında çelişki bulunduğunda, uluslararası sözleşme hükümlerinin öncelikli uygulanacağı kabul edilmektedir. Bu nedenle Çocuk Hakları Sözleşmesi ile Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Türk hukukundaki boşluğu kısmen doldurabilecek niteliktedir. Bununla birlikte, bu sözleşmeler de çoğu zaman ayrıntılı bir usul düzeni göstermediğinden uygulamadaki belirsizlikler tamamen ortadan kalkmamaktadır.

Uygulamada Çocuğun Görüşünün Alınması ile İlgili Ortaya Çıkan Sorunlar
Çocuğun görüşünün alınmasında karşılaşılan ilk temel sorun, çocuğun bağımsız şekilde fikir oluşturup açıklayabilecek durumda olup olmadığının belirlenmesidir. Eğer çocuk kendi iradesiyle konuşmuyor, yönlendirme altında kalıyor ya da yeterli değerlendirme gücüne sahip değilse, beyanının doğrudan esas alınması hem yargılamanın sağlıklı yürütülmesini hem de anne ve baba bakımından adil sonucu zedeleyebilir. Bu nedenle hâkimin gerekli gördüğü durumlarda çocuk psikolojisi ve gelişimi konusunda uzman kişilerden destek alması önem taşımaktadır. Yargıtay’ın bu konuda çoğu zaman yaş ölçütüne dayandığı görülmekteyse de, bu yaklaşım her somut olay bakımından yeterli değildir.
İkinci önemli sorun ise çocuğun görüşünün hangi yöntemle alınacağıdır. Türkiye’de 2017 öncesinde ağırlıklı uygulama, aile mahkemesi uzmanlarının çocukla görüşmesi ve hazırlanan raporun mahkemeye sunulması şeklindeydi. Böylece çocuk ile hâkim arasında dolaylı bir ilişki kuruluyordu. Daha sonra Yargıtay 2. Hukuk Dairesi kararlarının da etkisiyle, sekiz yaş ve üzerindeki çocukların doğrudan duruşmada hâkim tarafından dinlenmesi uygulaması yaygınlaşmıştır. Ancak bu yöntem çeşitli eleştirilere yol açmıştır. Adliye ortamı çocuk üzerinde baskı yaratabilmekte, çocuk duygusal olarak yıpranabilmekte ve hâkimler açısından da bu süreç ek iş yükü doğurabilmektedir. Çocuğun yalnız dinlenebilmesi için salonun boşaltılması, cübbenin çıkarılması veya duruşmanın daha sakin saatlerde yapılması gibi uygulamalar da bu güçlüğü göstermektedir.
Uluslararası düzenlemelerde çocuğun mutlaka doğrudan hâkim tarafından dinlenmesinin zorunlu tutulmadığı görülmektedir. Bu nedenle asıl ölçüt, yöntemin kendisi değil, çocuğun üstün yararının hangi usulle daha iyi korunacağıdır. Bu bakış açısıyla adliyelerde çocuklar için uygun görüşme alanları oluşturulması, hâkimlerin çocuklarla iletişim konusunda eğitilmesi ve gerekli durumlarda uzman raporlarının esas alınması gerektiği kabul edilmelidir. Özellikle adli görüşme odalarında uzman aracılığıyla yapılan dinlemeler, çocuğun kendisini daha rahat ifade etmesine imkân verebilir. Uzmanın çocuğu önce süreç hakkında bilgilendirmesi, ardından gündelik hayatına ilişkin basit sorularla iletişim kurması ve çocuğa hiçbir soruya cevap vermek zorunda olmadığını hatırlatması, bu yöntemin çocuğun psikolojik ihtiyaçlarına daha uygun olduğunu göstermektedir.
İçtihatlarda Çocuğun Görüşünün Alınması
Yargıtay kararları, uygulamanın yönünü göstermesi bakımından önemlidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21.02.2019 tarihli, 2018/2-1072 E., 2019/185 K. sayılı kararında, velayet uyuşmazlığında çocuğun doğrudan hâkim tarafından dinlenmesinin zorunlu olmadığı kabul edilmiştir. Somut olayda pedagog görüşmeleri sonucunda hazırlanmış rapor yeterli görülmüş ve yeniden görüş alınmasına gerek duyulmamıştır. Bu karar, uzman raporlarının bazı durumlarda tek başına yeterli sayılabileceğini göstermektedir.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 03.05.2018 tarihli, 2016/17073 E., 2018/6023 K. sayılı kararında ise farklı bir yaklaşım benimsenmiştir. İlk derece mahkemesi, yabancı mahkeme kararının tanınması ve tenfizi nedeniyle velayet konusunda yeniden karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Ancak Yargıtay, karar tarihinde on altı ve on yaşında olan çocukların yeterli idrak çağında bulunduğunu belirterek, mahkemece ya da istinabe yoluyla bilgilendirilmeleri ve velayete ilişkin tercihlerinin sorulması gerektiğini ifade etmiştir. Çocukların görüşü alınmadan verilen karar bu nedenle bozulmuştur. Bu karar, çocuğun görüşünün alınmamasının velayet kararını sakatlayabileceğini açıkça göstermektedir.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 24.09.2018 tarihli, 2016/22078 E., 2018/9779 K. sayılı kararında da çocuğun dinlenmemesi adil yargılanma hakkı bakımından değerlendirilmiştir. Boşanma sonucunda hükmedilen tazminat yönünden, anne ve baba bu haktan vazgeçmemiş olmasına rağmen çocuğun tanık olarak dinlenmemesi ihlal niteliğinde görülmüştür. Ayrıca başka bir Hukuk Genel Kurulu kararında, dava açıldığında üç yaşında olan bir çocuğun süreç içinde on yaşına ulaşması nedeniyle artık idrak çağına geldiği kabul edilmiş; bu nedenle çocuğun görüşünün alınması gerektiği belirtilmiştir. Böylece içtihatlar, çocuğun yaşının sabit bir ölçü olarak değil, karar anındaki durumuna göre değerlendirilmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da konuyu aile hayatına saygı hakkı çerçevesinde ele almaktadır. Zelikha Magomadova kararında AİHM, çocuk psikolojisi uzmanı görüşü alınmadan çocukların dinlenmemesini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi kapsamında ihlal olarak değerlendirmiştir. Buna karşılık Affaire Gajtani kararında, dinlenen çocuğun babasıyla görüşmek istemediğini söylemesine rağmen yerel mahkemenin, çocuğun henüz bağımsız bir görüş oluşturacak olgunlukta olmadığı yönündeki değerlendirmesi ihlal sayılmamıştır. Bu iki karar birlikte değerlendirildiğinde, mahkemenin çocuğu dinlemesinin tek başına yeterli olmadığı; çocuğun yaşı, olgunluğu, psikolojik durumu ve beyanının oluşum koşullarının da dikkate alınması gerektiği anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak;
Aile hukukunda çocuğun görüşünün alınması, artık göz ardı edilebilecek ikincil bir mesele değildir. Çocuğun dinlenmesi, onun yalnızca hukuki statüsünü değil, insan olarak değerini tanıyan bir yaklaşımın sonucudur. Uluslararası sözleşmeler bu konuda önemli bir temel oluşturmakta, Türk hukukunda ise Anayasa ve bazı kanun hükümleri bu çerçeveyi desteklemektedir. Buna rağmen iç hukukta ayrıntılı ve yeterli bir usul düzeninin bulunmaması, uygulamada belirsizliklerin sürmesine yol açmaktadır.
Türk hukukunda çocuğun görüşünün alınması konusunda daha işlevsel bir sistem kurulması gerekmektedir. Bunun için öncelikle çocukların uygun durumlarda uzmanlar aracılığıyla dinlenmesi yaygınlaştırılmalıdır. Ayrıca hâkimlerin çocuklarla iletişim konusunda özel eğitim alması önem taşımaktadır. Son olarak çocuk yalnızca karar öncesinde dinlenmemeli; karar verildikten sonra da sonucu anlayabileceği şekilde bilgilendirilmelidir. Böylece çocuk, aile hukukuna ilişkin süreçlerde yalnızca hakkında karar verilen kişi olmaktan çıkıp, görüşü ciddiyetle değerlendirilen bir özne hâline gelebilecektir.
SIKÇA SORULAN SORULAR
Çocuğun görüşünün alınması için kanunda belirli bir yaş sınırı var mı?
Bu düzenlemede belirli bir yaş sınırına yer verilmemiştir.
Türk hukukunda çocuğun dinlenmesine ilişkin açık düzenleme hangi kanunda görülmektedir?
Çocuğun dinlenmesine ilişkin açık düzenleme daha çok 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda görülmektedir. Bu Kanun’un 9, 13 ve 39. maddelerinde, çocuğun üstün yararını gözeten tedbir ve planlamalarda onun görüşünün alınması gerektiği açıkça ifade edilmiştir.
Çocuğun görüşü mutlaka doğrudan hâkim tarafından mı alınmalıdır?
Uluslararası düzenlemelerde çocuğun mutlaka doğrudan hâkim tarafından dinlenmesinin zorunlu tutulmadığı görülmektedir. Bu nedenle asıl ölçüt, yöntemin kendisi değil, çocuğun üstün yararının hangi usulle daha iyi korunacağıdır.
Çocukların görüşü alınmadan verilen velayet kararı bozulabilir mi?
Çocukların görüşü alınmadan verilen karar bu nedenle bozulmuştur. Bu karar, çocuğun görüşünün alınmamasının velayet kararını sakatlayabileceğini açıkça göstermektedir.
Karar verildikten sonra çocuk bilgilendirilmeli midir?
Son olarak çocuk yalnızca karar öncesinde dinlenmemeli; karar verildikten sonra da sonucu anlayabileceği şekilde bilgilendirilmelidir.





