
Banka Hesabının Üçüncü Kişilerce İrade Dışı Kullanımı Nedeniyle Dolandırıcılık Suçlamasına Karşı Beraat Savunması
BANKA HESABI ÜZERİNDEKİ TASARRUF YETKİSİNİN SİBER MÜDAHALE VE PHISHING YÖNTEMLERİYLE İRADE DIŞI ELE GEÇİRİLMESİ
[İLGİLİ AĞIR CEZA MAHKEMESİ] SAYIN HAKİMLİĞİ’NE
DOSYA NO: [Esas No]
DAVACI/ŞİKAYETÇİ: [İsim/Unvan]
DAVALI/ŞİKAYET EDİLEN: [Müvekkil İsmi] VEKİLİ: [Avukat İlker Cebeci]
KONU: Müvekkil aleyhine yürütülen bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle nitelikli dolandırıcılık iddiasına karşı, suçun maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığına, banka hesabının siber müdahale ile irade dışı kullanıldığına dair esasa ilişkin savunmalarımızdır.
BANKA HESABI ÜZERİNDEKİ TASARRUF YETKİSİNİN SİBER MÜDAHALE VE PHISHING YÖNTEMLERİYLE İRADE DIŞI ELE GEÇİRİLMESİ
Hesap Bilgilerinin ‘Phishing’ Yöntemiyle Ele Geçirilmesine İlişkin Teknik Süreç
Ceza hukukunun temel prensibi olan kusursuz suç olmaz ilkesi gereği, bir fiilin cezalandırılabilmesi için o fiilin failin iradi bir hareketi sonucunda meydana gelmesi şarttır. Somut olayda müvekkilin banka hesabı, kendisinin bilgisi, rızası ve en önemlisi suç işleme iradesi dışında, modern siber suç yöntemlerinden biri olan “Phishing” (Oltalama) yöntemiyle ele geçirilmiş ve üçüncü kişilerce bir araç olarak kullanılmıştır. Günümüz bankacılık sistemlerinde güvenlik duvarları ne kadar yüksek olursa olsun, kötü niyetli üçüncü şahıslar, bankaların arayüzlerini birebir kopyalayarak kullanıcıları manipüle edebilmekte ve hesapların kontrolünü tamamen ele geçirebilmektedir.
Yargıtay 2. Ceza Dairesi, bu teknik süreci ve bu süreçte hesap sahibinin iradesinin nasıl devre dışı bırakıldığını şu şekilde tanımlamaktadır:
“bankanın web sitesi ile aynı görünümde sahte site açıp, bu siteyi bankanın gerçek sitesi zannetmesi sağlanıp, aldatılarak internet bankacılığı yoluyla hesabına girmek isteyen hesap sahiplerinin girmiş olduğu hesap bilgileri ve şifresinin ele geçirilmesi” (Yargıtay 2. Ceza Dairesi, 2022/13584 E., 2022/21159 K., 19.12.2022)
Söz konusu içtihat metninde açıklandığı üzere, phishing yöntemiyle gerçekleştirilen eylemlerde hesap sahibi, farkında olmadan bilgilerini suç şebekelerine teslim etmektedir. Müvekkil de benzer bir siber saldırının kurbanı olmuş, bankanın resmi sitesi olduğunu düşündüğü bir platform üzerinden giriş yapmaya çalışırken şifre ve erişim bilgileri kötü niyetli kişilerce ele geçirilmiştir. Bu aşamadan sonra müvekkilin hesabı üzerindeki tasarruf yetkisi, teknik anlamda “irade dışı” bir şekilde sona ermiş ve hesap, siber saldırganların komutları doğrultusunda hareket eden pasif bir araç haline gelmiştir.
Müvekkilin bu transferlerden haberi dahi olmadığı gibi, söz konusu işlemlerin yapılması yönünde verilmiş bir talimatı veya rızası da bulunmamaktadır. Yargıtay’ın yukarıdaki kararında da vurgulandığı üzere, bu tür durumlarda “mağdurun hiçbir şekilde iradesi fesada uğratılarak kendi işlemi ile bir transfer yapılmadığı” ve “mağdurun bu transferden haberi bile yoktur, bu transfer için bir iradesi de yoktur” tespiti, müvekkilin hukuki durumuna tam olarak uymaktadır.
İşlem Tarihlerindeki IP Adresi ve Cihaz Kimliği (IMEI) Uyuşmazlıklarının Analizi
Müvekkilin savunmasının temel dayanağı, suçun işlendiği iddia edilen tarih ve saatlerde bankacılık sistemine erişim sağlayan cihazların ve internet ağlarının müvekkile ait olmamasıdır. Bilişim sistemleri üzerinden gerçekleştirilen her işlemin arkasında bir IP (Internet Protocol) adresi ve bir cihaz kimliği (IMEI veya MAC adresi) bulunmaktadır. Müvekkilin günlük hayatında kullandığı cihazlar ve ev/iş yeri internet abonelikleri bellidir. Dosyaya konu olan para transferlerinin gerçekleştiği anlardaki log kayıtları incelendiğinde, bu işlemlerin müvekkilin mutad kullanım alışkanlıklarının dışındaki coğrafi konumlardan ve farklı cihazlar üzerinden yapıldığı görülecektir.
Yargıtay, bu tür teknik verilerin eksik incelenmesini bozma nedeni saymakta ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için bu incelemelerin elzem olduğunu belirtmektedir:
“Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, Siber Suçlar tarafından düzenlenen raporda şüpheli tespiti yapılamadığının belirtildiği şikâyete konu IP kaydının yurt dışı kayıtlı oluşu nedeniyle … kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ise de; müştekinin bilgisayarları üzerinde inceleme yapılması, IP ve PORT adresinin tespiti için bilişim alanında uzman bilirkişiye tevdii sonrası rapor alınması” (Yargıtay 2. Ceza Dairesi, 2023/1485 E., 2023/6107 K., 30.10.2023)
Bu karar ışığında, müvekkilin hesabına erişilen IP adreslerinin tespiti, bu adreslerin hangi servis sağlayıcıya ve hangi kullanıcıya ait olduğunun belirlenmesi gerekmektedir. Eğer bu erişimler, müvekkilin ikametgahı dışındaki bir ilden veya yurt dışı kaynaklı proxy/VPN servisleri üzerinden yapılmışsa, müvekkilin fiili işlediğine dair iddialar tamamen çökecektir. Müvekkilin kendi rızasıyla bir başkasına bu bilgileri vermesi hayatın olağan akışına aykırıdır; zira müvekkil, temiz sicili ve toplumsal statüsü gereği böyle bir risk altına girmesini gerektirecek bir motivasyona sahip değildir. Dolayısıyla, mahkemenizce ilgili banka genel müdürlüğünden ve BTK’dan temin edilecek log kayıtları üzerinde yapılacak bilirkişi incelemesi, müvekkilin “fail” değil, “hesabı ele geçirilmiş bir mağdur” olduğunu ispatlayacaktır.
Müvekkilin Kişisel Verilerinin İhlali Sonucu Oluşan Mağduriyet Statüsü
İddia makamı, müvekkilin hesabının dolandırıcılık eyleminde kullanılmasını suçun sübutu için yeterli görmektedir. Oysa Yargıtay içtihatları, banka hesabının yalnızca bir ödeme aracı olarak kullanılmasının, hesap sahibini doğrudan “nitelikli dolandırıcılık” suçunun faili yapmayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için failin bir insanı aldatması ve bu aldatma sonucunda menfaat sağlaması gerekir.
Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin yerleşik içtihatlarına göre:
“Bilişim sisteminin aldatılmasından söz edilemeyeceği için, ancak bu sistemin araç olarak kullanılarak bir insanın aldatılması yani dolandırılması halinde bu bendin uygulanması mümkündür. Aksi halde yani sisteme girilerek bir kişi aldatılmayıp sistemden yararlanılarak çıkar sağlanmışsa bilişim suçu veya bilişim sistemi kullanılmak suretiyle hırsızlık suçunun oluşması söz konusu olacaktır.” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 2013/6608 E., 2015/227 K., 13.01.2015)
Müvekkil, bu olayda herhangi bir kişiyi aldatmamış, kimseyle hileli bir iletişim kurmamış ve kimseden haksız bir menfaat talep etmemiştir. Aksine, müvekkilin kişisel verileri (banka hesap numarası, şifreleri, kimlik bilgileri) ihlal edilmiş ve bu veriler müvekkilin rızası dışında bir suçun işlenmesi için manipüle edilmiştir. Müvekkilin bu süreçteki statüsü, TCK kapsamında “kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirilen mağdur” statüsüdür. Bir kimsenin hem verilerinin çalınması hem de bu veriler kullanılarak işlenen bir suçtan dolayı sanık sandalyesine oturtulması, hakkaniyete ve ceza adaletine aykırıdır.
Dosya kapsamında müvekkilin suç işleme kastıyla hareket ettiğine dair somut, kesin ve inandırıcı hiçbir delil bulunmamaktadır. Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin de vurguladığı üzere, banka hesap hareketlerinin doğruluğu ve bu hesapların kim tarafından yönetildiği titizlikle araştırılmalıdır:
“Akbank T.A.Ş.’nin 14.10.2020 tarihli cevabi yazısının ilgi tutulduğu Siirt Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü’nün … müzekkeresinin iş bu dosya kapsamında Bankaya yazılan müzekkerelerden olmadığı… herhangi bir araştırma yapılmadan sanığın cezalandırılmasına kararı verilmiş ise de” (Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 2023/5526 E., 2024/5627 K., 29.04.2024)
Bu kararda da belirtildiği üzere, sadece banka kayıtlarında ismin geçiyor olması mahkumiyet için yeterli değildir. Müvekkilin banka hesabının açılışından itibaren tüm hareketleri, paranın kim tarafından çekildiği veya başka hangi hesaplara aktarıldığı, bu işlemler sırasında kullanılan cihaz kimlikleri bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Müvekkilin hesabına gelen paranın aynı hızla, müvekkilin kontrolü dışındaki kripto varlık borsalarına veya tanımadığı üçüncü şahıslara aktarılmış olması, “parayı aklama” veya “iz kaybettirme” amacını taşıyan siber saldırganların tipik davranış modelidir. Müvekkil, bu organizasyonun bir parçası değil, verileri ve hesabı bu organizasyon tarafından kullanılan bir basamaktır.
Sonuç olarak, müvekkilin banka hesabı üzerindeki tasarruf yetkisinin siber müdahale ile elinden alındığı, işlemlerin yapıldığı teknik altyapının müvekkil ile hiçbir illiyet bağının bulunmadığı ve müvekkilin bu süreçte kişisel verileri ihlal edilen bir mağdur olduğu sabittir. Suçun maddi unsurlarından olan “icra hareketi” müvekkil tarafından gerçekleştirilmediği gibi, manevi unsur olan “kast” da hiçbir şekilde mevcut değildir. Sayın Mahkemenizden, müvekkilin bu teknik mağduriyetinin göz önüne alınarak, suçsuzluğunun tespiti adına gerekli bilişim incelemelerinin yapılmasını talep ederiz.
SUÇUN MANEVİ UNSURLARININ YOKLUĞU: KASTIN BULUNMADIĞI VE HAKSIZ MENFAAT TEMİN EDİLMEDİĞİ GERÇEĞİ
Ceza hukukunun en temel prensiplerinden biri olan “kusursuz ceza olmaz” ilkesi uyarınca, bir fiilin cezalandırılabilmesi için failin bu fiili gerçekleştirirken suç işleme kastıyla hareket etmesi gerekmektedir. Türk Ceza Kanunu’nun 21. maddesinde düzenlenen “kast“, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Dolandırıcılık suçu ise yapısı gereği ancak doğrudan kastla işlenebilen, failin mağduru hileli davranışlarla aldatma ve bu aldatma sonucunda kendisine veya bir başkasına haksız menfaat sağlama iradesini taşıdığı bir suç tipidir. Müvekkil aleyhine yürütülen bu süreçte, müvekkilin ne mağduru tanıma, ne ona yönelik bir hileli davranış sergileme, ne de bu işlemlerden haberdar olma durumu söz konusudur. Dolandırıcılık suçunun manevi unsuru olan “kast”, somut olayda hiçbir şekilde vücut bulmamıştır.
Müvekkilin Malvarlığında Herhangi Bir Artış Yaşanmadığına Dair Banka Kayıtları
Dolandırıcılık suçunun tamamlanabilmesi için failin veya bir başkasının malvarlığında, mağdurun zararına olacak şekilde bir “haksız menfaat” artışı gerçekleşmelidir. TCK 158/1-f maddesi kapsamında düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçunda da bu menfaat unsuru suçun kurucu öğesidir. Müvekkilin banka hesapları incelendiğinde, iddiaya konu olan paraların hesaba girdiği an ile hesaptan çıktığı an arasında geçen sürenin saniyelerle sınırlı olduğu, bu paranın müvekkil tarafından hiçbir şekilde kullanılmadığı, harcanmadığı veya müvekkilin uhdesinde kalmadığı görülecektir. Siber saldırganlar, müvekkilin hesabını yalnızca bir “geçiş istasyonu” (transit point) olarak kullanmışlardır.
Müvekkilin bu süreçten bir maddi kazanç elde etmediği gerçeği, kastın yokluğunu ispatlayan en güçlü karinelerden biridir. Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin yerleşik içtihatlarında da vurgulandığı üzere, dolandırıcılık kastının varlığı için failin haksız bir çıkar sağlama amacı gütmesi şarttır:
“Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 2015/13515 E., 2015/30000 K., 14.10.2015)
Bu kararda belirtilen “kendisine veya başkasına yarar sağlama” unsuru, müvekkil açısından gerçekleşmemiştir. Müvekkil, hesabına gelen paradan haberdar dahi olmadığı için bu parayı kendi yararına kullanma iradesi de sergilememiştir. Hesaba gelen paranın anında müvekkilin tanımadığı kripto varlık platformlarına veya üçüncü şahıslara aktarılması, paranın müvekkilin kontrolünden çıktığını ve asıl faillerin parayı aklama gayesiyle hareket ettiğini göstermektedir. Şayet müvekkil suç ortağı olsaydı, bu paranın bir kısmının müvekkilin hesabında kalması veya müvekkilin mutad harcamalarında kullanılması gerekirdi. Ancak dosya kapsamındaki banka dökümleri, müvekkilin malvarlığında hiçbir haksız artışın olmadığını, aksine hesabının iradesi dışında kullanılması nedeniyle bankacılık prestijinin sarsıldığını ve hukuki bir risk altına girdiğini kanıtlamaktadır.
Ayrıca, Yargıtay 15. Ceza Dairesi, kastın ispatlanamadığı durumlarda beraat kararı verilmesi gerektiğini şu şekilde ifade etmiştir:
“sanığın dolandırıcılık kastı ile hareket ettiğine dair cezalandırılmasına yeterli her türlü kuşkudan uzak kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 2011/67921 E., 2013/11540 K., 20.06.2013)
Müvekkilin hesap hareketlerinde görülen ve “phishing” yöntemiyle ele geçirilen veriler üzerinden yapılan bu transferler, müvekkilin bilgisi dışında gerçekleşen teknik birer operasyondur. Müvekkilin bu işlemlerden bir kuruş dahi menfaat temin etmemiş olması, suçun manevi unsurunun oluşmadığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.
Suç Şebekesi veya Üçüncü Kişilerle Organik Bağın ve İletişimin Bulunmaması
Bir kişinin dolandırıcılık suçunun faili veya iştirakçisi olarak kabul edilebilmesi için, suçun diğer failleriyle arasında bir “fikir ve eylem birliği” bulunması gerekir. Müvekkilin ne mağdurla ne de paranın aktarıldığı nihai kişilerle hiçbir irtibatı bulunmamaktadır. Müvekkilin HTS kayıtları, sosyal medya hesapları ve dijital materyalleri incelendiğinde, suçun asıl failleriyle herhangi bir iletişim kurmadığı, aralarında bir organizasyonun bulunmadığı netleşecektir.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi, sanıkların mağdurlarla iletişiminin bulunmamasını beraat gerekçesi olarak kabul etmektedir:
“sanıkların telefon dinlenmeleri neticesinde mağdurlarla hiçbir iletişimlerinin bulunmadığı gibi cep telefonlarının incelenmesinde de herhangi bir suç unsuruna rastlanılmaması” (Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 2024/2576 E., 2024/7696 K., 05.06.2024)
Müvekkilin durumu bu içtihatla tam bir uyum içerisindedir. Müvekkil, mağduru ne tanımakta ne de onunla herhangi bir iletişim mecrası üzerinden görüşme yapmıştır. Mağdurun aldatılması sürecinde müvekkilin hiçbir aktif rolü yoktur. Müvekkilin hesabı, siber saldırganlar tarafından sadece teknik bir araç olarak seçilmiştir. Bu durum, müvekkilin “suç ortağı” değil, “araç mağdur” olduğunu teyit etmektedir.
Bunun yanı sıra, müvekkilin hesabının üçüncü kişilerce kullanılmasına dair savunmalarının hayatın olağan akışına uygunluğu ve diğer delillerle desteklenmesi durumunda mahkumiyet tesis edilemeyeceği Yargıtay tarafından defaatle vurgulanmıştır. Nitekim Yargıtay 15. Ceza Dairesi, hesabın başkası tarafından kullanıldığına dair savunmayı şu şekilde değerlendirmiştir:
“suça konu hesabın erkek arkadaşı olan diğer sanık tarafından kullandığına ilişkin savunması… bu savunmaları doğrular içerikte diğer sanık ve katılan beyanları karşısında… sanık … hakkında dolandırıcılık suçundan verilen beraat hükmünde her hangi bir isabetsizlik görülmemiştir” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 2017/22319 E., 2017/22530 K., 07.11.2017)
Somut olayda müvekkilin hesabının ele geçirilmesi, “phishing” gibi karmaşık siber yöntemlerle yapılmış olup, müvekkilin bu şahıslarla bir bağı olmadığı gibi, verilerinin çalınması nedeniyle kendisi de bir mağduriyet yaşamıştır. Suç şebekesi ile müvekkil arasında bir menfaat paylaşımı veya görev dağılımı olduğunu gösteren hiçbir somut delil dosyada mevcut değildir. Müvekkilin bu şahısları tanımıyor olması, suçun işlenmesi için gerekli olan “iştirak iradesini” tamamen ortadan kaldırmaktadır.
Müvekkilin Geçmiş Bankacılık Alışkanlıkları ile Şüpheli İşlemlerin Uyumsuzluğu
Müvekkilin geçmişe dönük bankacılık hareketleri incelendiğinde, hesabını genellikle maaş ödemeleri, kira, fatura yatırma veya düşük meblağlı kişisel alışverişler için kullandığı görülecektir. Müvekkilin finansal geçmişi, dürüst ve standart bir vatandaş profili çizmektedir. Suç tarihinde gerçekleşen yüksek meblağlı ve hızlı transferler, müvekkilin yıllardır süregelen bankacılık alışkanlıklarıyla tamamen zıt bir tablodur. Bu ani ve olağandışı hareketlilik, hesabın müvekkil tarafından değil, hesabı ele geçiren profesyonel bir siber yapı tarafından yönetildiğinin en açık göstergesidir.
Ceza yargılamasında “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi, sanığın suç işleme iradesinin tereddüde yer bırakmayacak şekilde ispatlanmasını gerektirir. Müvekkilin istikrarlı savunması ve hesabını suçtan habersiz şekilde kullandığına veya kullandırıldığına dair veriler, Yargıtay nezdinde beraat sebebi sayılmaktadır:
“Sanık …’nın aşamalarda atılı suçu işlemediğine yalnızca akrabası olan ve güvendiği diğer sanık …’ın istemesi üzerine banka kartını suça konu olaydan habersiz şekilde kullandırdığına ilişkin istikrarlı savunması… sanık …’nın üzerine atılı dolandırıcılık suçunu işlediğine dair, mahkumiyetine yeterli, kesin delil olmadığı” (Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 2021/27007 E., 2025/7124 K., 12.06.2025)
Müvekkilin durumu, yukarıdaki kararda belirtilen “suçtan habersizlik” halinden çok daha ileri bir noktadadır; zira müvekkil hesabını kendi rızasıyla birine de vermemiş, hesabı teknik bir müdahale ile iradesi dışında manipüle edilmiştir. Müvekkilin düzenli gelir-gider dengesiyle örtüşmeyen bu astronomik transferlerin, müvekkilin bilgisi dahilinde yapıldığını kabul etmek hukuka ve mantığa aykırıdır. Hiçbir rasyonel birey, yıllardır kullandığı şahsi banka hesabını, kimliğini ve tüm kişisel verilerini bu kadar kolay deşifre edecek bir suçun içine, hiçbir menfaat elde etmeksizin bilerek sokmaz.
Dolandırıcılık suçunda hilenin kandırıcı niteliği ve failin bu hileyi yapma iradesi titizlikle incelenmelidir. Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin belirttiği üzere:
“Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 2013/6608 E., 2015/227 K., 13.01.2015)
Müvekkil tarafından sergilenen bir “hileli davranış” bulunmadığı gibi, müvekkilin bu sürece dahil olduğuna dair hiçbir teknik veri de (IP adresi uyumu, cihaz eşleşmesi vb.) bulunmamaktadır. Müvekkilin geçmiş bankacılık profili ile suç tarihindeki hareketlerin uyumsuzluğu, işlemlerin dış kaynaklı bir müdahale ile yapıldığını ispatlamaktadır. Müvekkilin kastının bulunmadığı, haksız bir menfaat temin etmediği ve suçun asıl failleriyle hiçbir organik bağı olmadığı dosyadaki tüm verilerle sabittir. Bu nedenle, suçun manevi unsurlarının oluşmadığı kabul edilerek müvekkilin beraatine karar verilmesi gerekmektedir.
YARGITAY İÇTİHATLARI IŞIĞINDA EYLEMİN NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK SUÇUNUN UNSURLARINI TAŞIMADIĞI ANALİZİ
Türk Ceza Hukuku doktrininde ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında dolandırıcılık suçu, failin hileli davranışlarla bir kimseyi hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlaması şeklinde tanımlanmıştır. Nitelikli dolandırıcılık suçunda ise bu fiilin, bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi öngörülmektedir. Ancak somut olayda müvekkile isnat edilen eylemlerin, suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları karşılamadığı, Yargıtay’ın “hile”, “icra hareketi” ve “bankanın araç olarak kullanılması” kavramlarına yüklediği anlamlarla taban tabana zıt olduğu görülmektedir.
Hileli Davranış Unsurunun Müvekkil Tarafından Gerçekleştirilmediğinin İspatı
Dolandırıcılık suçunun temelini oluşturan “hile” unsuru, sadece basit bir yalanı değil, mağduru denetim imkanından mahrum bırakacak, onu hataya düşürecek yoğunlukta ve ustalıkta sergilenen davranışlar bütününü ifade eder. Müvekkil yönünden bu unsurun gerçekleştiğini iddia etmek, hukuken mümkün değildir; zira müvekkil ne mağdurla bir iletişim kurmuş ne de mağduru hataya düşürecek herhangi bir mizansen veya aldatıcı veri sunmuştur. Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin hile unsurunun niteliğine ilişkin yaklaşımı şu şekildedir:
“Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır.” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 2013/12160 E., 2013/10218 K., 03.06.2013)
Yargıtay’ın bu kararında vurgulanan “ağır, yoğun ve ustaca” olma kriteri, hilenin fail tarafından bizzat kurgulanması ve icra edilmesi gerektiğini şart koşmaktadır. Somut olayda ise müvekkilin banka hesabı, kendisinin hiçbir aktif müdahalesi olmaksızın, siber saldırganlar tarafından “phishing” veya benzeri teknik yöntemlerle bir “geçiş istasyonu” olarak kullanılmıştır. Müvekkilin, mağduru ikna etmeye yönelik bir çabası, sahte bir belge sunumu veya mağdurun denetim imkanını elinden alacak bir davranışı söz konusu değildir. Hileli davranışın, fail tarafından mağdurun iradesini sakatlamak amacıyla sergilenmesi gerekirken; müvekkilin bu süreçte tamamen pasif kaldığı, hatta kendi bankacılık verilerinin ele geçirilmesi nedeniyle kendisinin de bir mağduriyet yaşadığı açıktır. Dolayısıyla, suçun kurucu unsuru olan hilenin müvekkil tarafından gerçekleştirilmediği, dosya kapsamındaki teknik veriler ve iletişim kayıtlarının yokluğu ile sabittir.
Bilişim Sistemleri Aracılığıyla Hırsızlık (TCK 142/2-e) ve Dolandırıcılık Ayrımı
Müvekkilin durumunda en kritik hukuki ayrım, eylemin bir “dolandırıcılık” mı yoksa “bilişim sistemi kullanılarak hırsızlık” mı olduğudur. Yargıtay içtihatları, eğer bir kimse aldatılmadan, doğrudan bilişim sistemine müdahale edilerek veya sistemdeki veriler hukuka aykırı kullanılarak bir transfer yapılmışsa, bunun dolandırıcılık değil, bilişim suçu veya nitelikli hırsızlık olduğunu kabul etmektedir. Müvekkilin hesabına gelen paralar, mağdurun müvekkil tarafından “aldatılması” sonucu değil, mağdurun hesap bilgilerinin (phishing yöntemiyle) ele geçirilip sistem üzerinden otomatik veya manuel olarak transfer edilmesiyle gerçekleşmiştir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi bu ayrımı net bir şekilde ortaya koymuştur:
“Dolandırıcılık suçunda unsur olan hilenin gerçek kişiye yönelmesi ve hataya düşürülerek kendi veya bir başkasının mal varlığı aleyhine, sanık veya bir başkasının lehine bir işlemde bulunmaya yöneltilmesi ve bu işlem sonucunda sanığın kendine veya başkalarının yararına haksız bir menfaat sağlanması gerekir… eyleminin bir bütün halinde 5237 Sayılı TCK.nun 244/4. maddesinde öngörülen bilişim suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suçun nitelendirilmesinde yanılgıya düşülerek dolandırıcılık suçundan yazılı şekilde hüküm kurulması, Yasaya aykırı” (Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 2008/5591 E., 2008/5863 K., 09.06.2008)
Bu içtihat uyarınca, eğer ortada bir gerçek kişinin (mağdurun) müvekkil tarafından kandırılması durumu yoksa, sadece teknik bir manipülasyonla para transferi yapılmışsa, bu eylemin dolandırıcılık suçu olarak vasıflandırılması hukuken hatalıdır. Müvekkilin hesabının bu transferde kullanılmış olması, müvekkili dolandırıcılık suçunun faili yapmaz. Zira müvekkil, bilişim sisteminin işleyişine müdahale eden, verileri değiştiren veya mağdurun şifrelerini ele geçiren kişi değildir. Aksine, müvekkilin hesabı, asıl failler tarafından izlerini kaybettirmek amacıyla seçilmiş, müvekkilin kontrolü dışındaki bir mecradır. Yargıtay’ın bu yaklaşımı, bilişim sistemleri üzerinden yapılan rızasız transferlerin dolandırıcılık kalıbına zorla sokulamayacağını, suçun maddi unsurlarının ancak aldatılan bir gerçek kişinin varlığı halinde oluşacağını teyit etmektedir.
Bankanın Yalnızca Pasif Ödeme Aracı Olarak Kullanılmasının Suç Vasfına Etkisi
İddianamede müvekkile yöneltilen suçlama, TCK 158/1-f maddesi uyarınca banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle nitelikli dolandırıcılıktır. Ancak Yargıtay, bankanın sadece bir ödeme vasıtası (para transfer aracı) olarak kullanıldığı durumlarda bu nitelikli halin uygulanamayacağını, suçun ancak bankanın maddi varlıklarının veya bankacılık faaliyetlerinin “hileye alet edilmesi” durumunda oluşabileceğini belirtmektedir. Müvekkilin şahsi vadesiz hesabı, bu olayda sadece paranın bir noktadan diğerine akışını sağlayan pasif bir kanaldır. Yargıtay 15. Ceza Dairesi bu hususu şu şekilde karara bağlamıştır:
“TCK’nun 158/1-f bendinde düzenlenen ‘banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması’ suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçunun uygulanabilmesi için, bankanın maddi varlıklarının kullanılması gerekmekte olup, sanığın havale yapılan bankayı sadece ödeme aracı olarak kullanmaktan ibaret eyleminin… nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturmadığı… eyleminin suç tarihinden sonra yürürlüğe giren TCK’nın 158/L maddesine temas ettiği, suç tarihi itibariyle de TCK’nın 157/1. maddesinde düzenlenen… basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu gözetilmeksizin, suç vasfında hataya düşülmek sureti ile TCK’nın 158/1-f maddesinde düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçundan mahkumiyet hükmü verilmesi” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 2015/11880 E., 2018/7822 K., 08.11.2018)
Müvekkilin olaydaki rolü, sadece mülkiyetinde olan bir hesabın üçüncü kişilerce para transferi için kullanılmasıyla sınırlıdır. Bankanın bu süreçteki rolü, herhangi bir EFT veya havale işlemindeki “aracı kurum” rolünden öteye geçmemiştir. Ne banka personeli aldatılmış ne de bankanın güvenlik sistemleri bizzat müvekkil tarafından manipüle edilmiştir. Yargıtay’ın yerleşik görüşü, bankanın “ödeme aracı” olarak kullanılmasının nitelikli dolandırıcılık suçunun unsurlarını oluşturmayacağı yönündedir. Müvekkilin hesabına gelen paranın kaynağını bilmemesi ve bu süreçte bankanın olağan faaliyetleri dışında bir hileli mekanizma kurmaması, isnat edilen suçun maddi unsurlarının oluşmadığını ispatlamaktadır.
Hazırlık Hareketleri ile İcra Hareketleri Arasındaki Hukuki Farklılıklar
Ceza hukukunda bir eylemin suç teşkil edebilmesi için, hazırlık hareketlerinin sona erip, suçun yasal tanımındaki neticeyi gerçekleştirmeye yönelik elverişli icra hareketlerine başlanmış olması gerekir. Dolandırıcılık suçunda icra hareketi, hileli davranışın sergilenmesiyle başlar. Müvekkilin kendi banka hesabını (suçtan habersiz olsa dahi) açık tutması veya hesabının aktif olması, en fazla bir “hazırlık” aşaması olarak değerlendirilebilir ki somut olayda müvekkilin bu yönde bir iradesi dahi yoktur. Yargıtay, icra hareketlerine başlanıp başlanmadığının belirlenmesinde haksız menfaat teminine yönelik somut adımları aramaktadır:
“Dolandırıcılık suçunun teşebbüsü için ‘haksız bir çıkar sağlanması’ ve ‘hazırlık hareketlerinin sona erip haksız çıkar elde edilmesine yönelik icra hareketlerine başlanılması’ gerektiği vurgulanmıştır. Sanığın banka hesap numarası istemesinin ‘hazırlık hareketi’ olduğu, icra hareketlerine başlanmadığı için kalkışmadan öteye geçmediği hükme bağlanmıştır.” (Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 2010/7788 E., 2010/11083 K., 13.10.2010)
Bu içtihat, suçun oluşumu için sadece bir hesap numarasının varlığının veya bu numaranın verilmesinin yeterli olmadığını, asıl olanın hileli davranışlarla mağdurun iradesinin sakatlanması ve bu yolla menfaat temin edilmesidir. Müvekkil, mağdurla hiçbir temas kurmamış, ona hesap numarasını kendisi iletmemiş ve paranın transferi için herhangi bir icrai faaliyette bulunmamıştır. İcra hareketleri, müvekkilin bilgisi dışında, siber yöntemlerle sisteme giren gerçek failler tarafından gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla, fiilin müvekkil tarafından icra edildiğinden söz etmek, ceza hukukunun “fiil” ve “fail” kavramlarına aykırıdır. Müvekkilin rızası dışında gerçekleşen transferler, müvekkil yönünden bir “icra hareketi” niteliği taşımaz; zira bu hareketler müvekkilin iradesinden sadır olmamıştır.
Hesap Sahibinin Rızası Dışında Kullanım ve İlliyet Bağının Kesilmesi
Dolandırıcılık suçunda fail ile mağdurun zararı arasında doğrudan bir illiyet bağı bulunmalıdır. Somut olayda bu bağ, müvekkilin iradesi dışında devreye giren “üçüncü kişi müdahalesi” (siber saldırı/phishing) ile kopmuştur. Müvekkilin hesabının kullanılması, müvekkilin bu suça iştirak ettiği veya bu suçun faili olduğu anlamına gelmez. Yargıtay, hesap sahibinin bilgisi ve rızası dışında yapılan işlemlerin, hesap sahibini cezai sorumluluktan kurtaracağını birçok kararında vurgulamıştır. Özellikle sanığın hesabının başkaları tarafından kullanıldığına dair savunmaların titizlikle araştırılması gerektiğini belirten Yargıtay 15. Ceza Dairesi şu tespitte bulunmuştur:
“Sanık … hakkında dolandırıcılık suçundan verilen beraat hükmünde her hangi bir isabetsizlik görülmemiştir… suça konu hesabın erkek arkadaşı olan diğer sanık tarafından kullandığına ilişkin savunması… bu savunmaları doğrular içerikte diğer sanık ve katılan beyanları karşısında…” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 2017/22319 E., 2017/22530 K., 07.11.2017)
Bu kararda da görüleceği üzere, hesabın bir başkası tarafından kullanıldığının tespiti durumunda, hesap sahibinin dolandırıcılık suçundan sorumlu tutulması mümkün değildir. Müvekkilin durumunda da, işlemlerin yapıldığı cihazların IP adresleri, konumsal veriler ve banka log kayıtları incelendiğinde, işlemlerin müvekkilin her zamanki bankacılık alışkanlıkları ve teknik profili ile uyuşmadığı görülecektir. Müvekkilin hesabına erişimin, kendisi tarafından değil, dış kaynaklı bir müdahale ile sağlandığı teknik bir gerçektir. Bu teknik gerçeklik, suçun maddi unsurları ile müvekkil arasındaki illiyet bağını tamamen ortadan kaldırmaktadır.
Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesi ve Delil Yetersizliği Analizi
Ceza yargılamasının en temel ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” (şüpheden sanık yararlanır) ilkesi gereğince, bir suçun işlendiğine dair her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı sürece mahkumiyet hükmü kurulamaz. Müvekkilin hesabının dolandırıcılıkta kullanılmış olması, müvekkilin bu suçu işlediğine dair bir “karine” oluşturmaz. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, benzer bir olayda sanığın “suçtan habersizlik” savunmasını esas alarak mahkumiyet hükmünü bozmuştur:
“Sanık …’nın üzerine atılı dolandırıcılık suçunu işlediğine dair, mahkumiyetine yeterli, kesin delil olmadığı… sanık …’nın aşamalarda atılı suçu işlemediğine yalnızca akrabası olan ve güvendiği diğer sanık …’ın istemesi üzerine banka kartını suça konu olaydan habersiz şekilde kullandırdığına ilişkin istikrarlı savunması… sanığın beraati yerine, diğer sanığın suçuna iştirak ettiği gerekçesi ile mahkumiyetine karar verilmesi isabetsizdir.” (Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 2021/27007 E., 2025/7124 K., 12.06.2025)
Müvekkilin durumu, yukarıdaki içtihatta belirtilen durumdan çok daha nettir; zira müvekkil hesabını kendi rızasıyla bir yakınına dahi vermemiş, hesabı tamamen teknik bir sızma sonucu iradesi dışında manipüle edilmiştir. Dosyada müvekkilin mağdurla iletişim kurduğuna, parayı bizzat çektiğine veya suç örgütüyle bir bağı olduğuna dair tek bir somut delil bulunmamaktadır. Sadece “hesap sahibi olması” nedeniyle müvekkilin cezalandırılması, ceza hukukunun şahsi sorumluluk ve kusur ilkeleriyle bağdaşmaz. Yargıtay’ın da belirttiği üzere, mahkumiyet için “kesin verilere dayalı vicdani kanı” şarttır. Müvekkil yönünden bu kanıyı oluşturacak hiçbir delil mevcut olmadığı gibi, mevcut teknik veriler müvekkilin masumiyetini ve hesabının kontrol dışı kullanımını desteklemektedir.
MADDİ GERÇEĞİN AÇIĞA ÇIKARILMASI İÇİN ELZEM OLAN TEKNİK İNCELEME VE DELİL TOPLAMA TALEPLERİ
Ceza muhakemesinin temel amacı, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde maddi gerçeğe ulaşmaktır. Bu amaca ulaşılırken, sadece iddia makamının sunduğu delillerle yetinilmemeli; savunmanın, suçsuzluğu ispat etmeye yönelik teknik ve somut delil toplama talepleri de titizlikle karşılanmalıdır. Müvekkilin banka hesabının siber müdahale yöntemleriyle kontrol dışı bırakıldığı ve bu süreçte müvekkilin herhangi bir iradi katılımının bulunmadığı gerçeği, ancak dijital ayak izlerinin teknik analizi ile ispatlanabilecektir.
Banka Genel Müdürlüğü Log Kayıtlarının ve Erişim Bilgilerinin Celbi Talebi
Bilişim sistemleri aracılığıyla gerçekleştirilen işlemler, doğası gereği arkasında silinmesi güç dijital izler bırakmaktadır. Müvekkilin hesabından yapılan transferlerin gerçekleştiği tarih ve saatlerde, banka sistemine hangi IP adresinden, hangi cihaz kimliği (IMEI/MAC adresi) üzerinden ve hangi konumdan erişim sağlandığının tespiti, failin müvekkil olup olmadığını belirleyecek en temel veridir. Müvekkilin rutin bankacılık alışkanlıkları dışında, daha önce hiç kullanmadığı bir cihazdan veya farklı bir coğrafi konumdan (yurt dışı veya farklı bir il) hesaba erişim sağlanmış olması, hesabın üçüncü kişilerce ele geçirildiğinin en somut kanıtıdır.
Yargıtay 2. Ceza Dairesi, siber suçlarda IP ve PORT bilgilerinin araştırılmamasını bozma nedeni sayarak teknik incelemenin önemini şu şekilde vurgulamıştır:
“Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, Siber Suçlar tarafından düzenlenen raporda şüpheli tespiti yapılamadığının belirtildiği şikâyete konu IP kaydının yurt dışı kayıtlı oluşu nedeniyle … kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ise de; müştekinin bilgisayarları üzerinde inceleme yapılması, IP ve PORT adresinin tespiti için bilişim alanında uzman bilirkişiye tevdii sonrası rapor alınması” (Yargıtay 2. Ceza Dairesi, 2023/1485 E., 2023/6107 K., 30.10.2023)
Yukarıdaki içtihat uyarınca, sadece bir suçun işlenmiş olması cezalandırma için yeterli değildir; suçun işlendiği dijital mecranın tüm teknik detaylarıyla (IP, PORT, cihaz bilgisi) analiz edilmesi zorunludur. Somut olayda, ilgili bankanın genel müdürlüğüne müzekkere yazılarak, suça konu işlemlerin yapıldığı gün ve saatlere ait “Log Kayıtları“nın (erişim kayıtları) detaylı dökümünün istenmesi elzemdir. Bu kayıtlar incelendiğinde, müvekkilin şahsi telefonunun veya bilgisayarının bu işlemlerde kullanılmadığı, aksine müvekkilin iradesini devre dışı bırakan bir dış müdahalenin varlığı teknik bir kesinlikle ortaya çıkacaktır.
Siber Suçlarla Mücadele Biriminden Teknik Bilirkişi Raporu Alınması Gerekliliği
Müvekkilin savunmalarında belirttiği üzere, hesap bilgilerinin “phishing” (oltalama) veya benzeri bir siber saldırı yöntemiyle ele geçirilmiş olması, davanın seyrini değiştirecek mahiyettedir. Günümüzde bankaların web sitelerini birebir kopyalayan sahte arayüzler aracılığıyla kullanıcıların şifrelerinin ele geçirilmesi yaygın bir suç yöntemidir. Bu durumda mağdur, bankanın gerçek sitesinde işlem yaptığını sanırken aslında tüm bilgilerini faillere aktarmaktadır.
Yargıtay 2. Ceza Dairesi, “phishing” yönteminin teknik mahiyetini ve bu yöntemle yapılan işlemlerin rıza dışı olduğunu bir kararında şöyle açıklamıştır:
“katılanın Halk Bankası hesabına ait bilgilerin ve şifresinin ‘internet üzerinden “phishing” yöntemi (bankanın web sitesi ile aynı görünümde sahte site açıp, bu siteyi bankanın gerçek sitesi zannetmesi sağlanıp, aldatılarak internet bankacılığı yoluyla hesabına girmek isteyen hesap sahiplerinin girmiş olduğu hesap bilgileri ve şifresinin ele geçirilmesi)’ ile ele geçirildiği… bu transfer için bir iradesi de yoktur” (Yargıtay 2. Ceza Dairesi, 2022/13584 E., 2022/21159 K., 19.12.2022)
Müvekkilimizin durumu tam olarak bu kararda tanımlanan “iradesizlik” halidir. Müvekkilin hesabına sızılması, hileli bir yöntemle bilgilerinin çalınması ve ardından rızası dışında bir transfer yapılması süreci, ancak siber suçlar alanında uzman bilirkişilerce hazırlanacak bir raporla aydınlatılabilir. Ayrıca, Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 2011/24638 Esas sayılı kararında belirttiği üzere, “hesap açılırken ve sonrasında varsa diğer işlemlerin sanık tarafından icra olunup olunmadığının araştırılması, uzman bilirkişiden alınacak raporla belirlenmesi” gerekmektedir. Dosyamızda da müvekkilin bu işlemleri bizzat yapıp yapmadığı, banka mobil uygulamasının müvekkilin kayıtlı cihazı dışında bir cihazda aktive edilip edilmediği saptanmalıdır. Eğer müvekkilin kayıtlı cihazı dışında bir cihazdan “tek kullanımlık şifre” (OTP) onayı verilmiş veya mobil onay alınmışsa, bu durum müvekkilin sistem üzerindeki kontrolünü kaybettiğini ve dolandırıcılık şebekesinin kurbanı olduğunu ispatlayacaktır.
Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesi Gereğince Beraat Kararı Verilmesi Talebi
Ceza yargılamasında mahkumiyet hükmü, ihtimallere veya varsayımlara değil, her türlü şüpheden arınmış kesin delillere dayanmalıdır. Müvekkilin sadece hesap sahibi olması, suçun faili olduğu anlamına gelmez. Eğer bir hesap sahibinin hesabı üzerinden iradesi dışında işlemler yapılmışsa ve bu durum teknik verilerle destekleniyorsa veya en azından bu konuda ciddi bir şüphe oluşmuşsa, “şüpheden sanık yararlanır” (in dubio pro reo) ilkesi gereği beraat kararı verilmesi bir zorunluluktur.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi, eksik araştırma ve sadece hesap sahibi olmaya dayalı mahkumiyet hükümlerini hukuka aykırı bulmaktadır:
“herhangi bir araştırma yapılmadan sanığın cezalandırılmasına kararı verilmiş ise de… sanığın üzerine atılı dolandırıcılık suçunu işlediğine dair, mahkumiyetine yeterli, kesin delil olmadığı… sanık …’nın aşamalarda atılı suçu işlemediğine yalnızca akrabası olan ve güvendiği diğer sanık …’ın istemesi üzerine banka kartını suça konu olaydan habersiz şekilde kullandırdığına ilişkin istikrarlı savunması… sanığın beraati yerine, diğer sanığın suçuna iştirak ettiği gerekçesi ile mahkumiyetine karar verilmesi isabetsizdir.” (Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 2023/5526 E., 2024/5627 K., 29.04.2024 ve 2021/27007 E., 2025/7124 K., 12.06.2025 tarihli kararların senteziyle)
Müvekkilin olayda ne bir iştirak iradesi ne de haksız menfaat temin etme kastı bulunmaktadır. Dosya kapsamında müvekkilin mağdur ile herhangi bir iletişimi (telefon, mesaj, mail vb.) tespit edilememiştir. Suça konu paranın müvekkil tarafından çekildiğine dair bir kamera kaydı veya tanık beyanı da mevcut değildir. Aksine, müvekkilin temiz sicili, sosyal durumu ve bankacılık geçmişi incelendiğinde, böyle bir suçun içinde yer almasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu görülecektir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da vurgulandığı üzere, mahkumiyet için “kesin verilere dayalı vicdani kanı” şarttır. Müvekkil aleyhine bu kanıyı oluşturacak hiçbir somut delil bulunmadığı gibi, mevcut teknik veriler müvekkilin “fail” değil, kişisel verileri ihlal edilmiş bir “mağdur” olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, eksik soruşturma ile müvekkilin cezalandırılması, adaletin tecellisine değil, yeni bir mağduriyetin doğmasına hizmet edecektir.
NETİCE VE İSTEM
- Müvekkilin suçsuzluğunu ispatlayacak olan, ilgili banka genel müdürlüğünden suça konu işlemlerin yapıldığı tarih ve saatleri kapsayan IP adresleri, PORT bilgileri, cihaz kimlikleri (IMEI/MAC) ve konum verilerini içeren LOG KAYITLARININ celbedilmesine,
- Celbedilen kayıtlar ve dosya kapsamı üzerinde, müvekkilin hesabına dışarıdan bir müdahale (phishing, siber sızma vb.) olup olmadığının, işlemlerin müvekkilin şahsi cihazları üzerinden yapılıp yapılmadığının tespiti amacıyla Siber Suçlarla Mücadele Biriminden veya bağımsız teknik bilirkişi heyetinden RAPOR ALINMASINA,
- Müvekkilin suçun maddi ve manevi unsurlarına dahil olduğuna dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmaması, eylemin müvekkilin iradesi dışında gerçekleştiğinin teknik verilerle desteklenmesi karşısında, “Şüpheden Sanık Yararlanır” ilkesi gereğince MÜVEKKİLİN BERAATİNE karar verilmesini vekaleten saygılarımla talep ederim.
Sanık Müdafii Av. İLKER CEBECİ
SIKÇA SORULAN SORULAR
Phishing yöntemiyle yapılan transferlerde hesap sahibinin iradesi var mıdır?
Yargıtay’ın yukarıdaki kararında da vurgulandığı üzere, bu tür durumlarda “mağdurun hiçbir şekilde iradesi fesada uğratılarak kendi işlemi ile bir transfer yapılmadığı” ve “mağdurun bu transferden haberi bile yoktur, bu transfer için bir iradesi de yoktur” tespiti, müvekkilin hukuki durumuna tam olarak uymaktadır.
Banka hesabının dolandırıcılıkta kullanılması tek başına hesap sahibini nitelikli dolandırıcılık failine dönüştürür mü?
Oysa Yargıtay içtihatları, banka hesabının yalnızca bir ödeme aracı olarak kullanılmasının, hesap sahibini doğrudan “nitelikli dolandırıcılık” suçunun faili yapmayacağını açıkça ortaya koymaktadır.
Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için fail açısından hangi unsur gereklidir?
Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için failin bir insanı aldatması ve bu aldatma sonucunda menfaat sağlaması gerekir.
Müvekkilin malvarlığında artış olmaması neden önemlidir?
Müvekkilin bu süreçten bir maddi kazanç elde etmediği gerçeği, kastın yokluğunu ispatlayan en güçlü karinelerden biridir.
Ceza yargılamasında şüpheden sanık yararlanır ilkesi neyi gerektirir?
Ceza yargılamasının en temel ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” (şüpheden sanık yararlanır) ilkesi gereğince, bir suçun işlendiğine dair her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı sürece mahkumiyet hükmü kurulamaz.
“`





